ÖZCAN YENİÇERİ: ANKARA’DA KÜLTÜREL SOYKIRIM UYGULANIYOR
Milliyetçi Hareket Partisi Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri hakkında bilmedikleriniz ve Ankara’ya bakış açısını daha iyi anlayabileceğiniz bir röportaj gerçekleştirdik.
Ankara’da sosyal yaşamanız nasıl geçiyor?
Ben çok hareketli ve sistematik çalışıyorum. Sistemim tahsisli ve hangi zamanda nerede olacağım ve hangi etkinliğe katılacağım önceden programlanmış oluyor. Bunun için çok rutin bir programım var. Davetlere katılıyorum, parti teşkilatlarını ziyaret ediyorum, televizyon programlarında yer alıyorum, meclis çalışmalarımı yapıyorum, 14 senedir Yeniçağ Gazetesi’nde köşe yazıyorum, kitap çalışmalarım devam ediyor. (Türkiye’de darbe geleneği hakkın bir inceleme yapıyorum.) Milletvekili olmadan çok boş zamanım olacağını düşünüyordum ama bu sorumluluk duygusu dünyanın en yorucu ve sorumluluğu en yüksek iş olarak görmek lazım. Millete borcumuzu ödememiz lazım. Vatandaşlarımızın sorunlarını parlamentoya götürmeye çalışıyoruz.
Ankara vekilliği mi, vekillik mi?
Ankara Türkiye’dir ve Türkiye Ankara’dır. Herkes önce Ankaralı sonra Türkiyelidir. Ankara’da her ilden vatandaşa rastlarsınız ama Ankaralıya rastlamak çok zordur. Ankaralı olmak onur ve gururdur. Ankara vekilliği aslında büyük bir sorumluluk içerir. Herkese ve her kesime hitap etmelidir. Milletvekili yerel seçilir ama geneldir. Biz 24 saat Ankaralının hizmetindeyiz ve Ankara çok büyük. Beypazarı’na gidiyoruz, Şereflikoçhisar neredesiniz diyor. MHP’nin Ankaralı vekil sayısı dört tane. Her zaman bütün Ankaralıların yanında olamıyoruz ama hep onlarla oluyor.
ÖZCAN YENİÇERİ İLE MİLLETVEKİLLİĞİ VE ANKARA ÜZERİNE KONUŞTUKLARIMIZ… TÜRKİYE REKORUNU KIRDIK !
29 Ekim 1923’de Cumhuriyet kuruldu ve biz 24. Dönem milletvekiliyiz ve soru önergesi bakımından Türkiye’nin rekorunu kırdık. Milletin sorunlarını meclise taşıyarak, nefesimizi iktidarın ensesinde hissettiriyoruz. Bugün hesap soramıyoruz ama yarın her şeyin hesabını soruyoruz. Elimizde her türlü bilgi ve belge mevcut. Yaptığımız çalışmaları toparladık ve 12 cilt kitap haline geldi.
Sorumluluk duygusu yüksek, ileri seviyede ahlaki değerlere sahip, iyi yetişmiş birikimi olan insanları yönetimin başına getirmemek Türkiye’nin Osmanlıdan beri en büyük sorunu. Şu anda Türkiye’de özel işletmeler dahil, siyasi partiler klasik yöntemlerle çalışıyor. Klasik yöntemde siyasi partiler yasası diyor ki ruhunuzu gardroba bırakacaksın ve yap denileni yapacaksınız ve yapma denileni yapmayacaksınız diyor. Bu yüzden Türkiye’de evet efendim, doğrudur efendim, diyen insan tipi makbul oluyor. Bu hem siyasette böyle hem ticarette böyle. Bu bizim eğitim sistemimiz ile yakından da alakalı. Çocuk öncelikle ailesinden ezilmeyi ve hırpalanmayı öğrenir, sonra ustabaşından, sonra askerde çavuştan aynı muameleyi görür. Sonuçta, kendi kendisini ifade eden, özgür düşünceli, dik başlı, doğruyu eğip bükmeden insan çıkmaz. Devletin belli kadrolarından çalışan insanlar bu tipten insanlardır. Hiç kimse mesleğini ya da statüsünü riske edemeyerek doğruyu söyleyemiyor.
BİR İNSANA TERLEMEYİ, RAHATINDAN OLMAYI ÖĞRETMEK GEREKİYOR
Niğde’de Öğretim üyeliği yaparken çocuklara iki ilke olduğunu, birincisi hayatınızı asla bir adamın iki dudağı arasına koymayacaksınız ve ikincisi götüremeyeceğinizden fazla yükü sırtınıza almayacaksınız.
Kendi geleceğiniz hakkında kararı kendiniz vereceksiniz ve kimseye güvenerek hareket edecekseniz bu sizi başarısız kılar. Muhtaç olduğunuz kudreti damarlarınızdaki kanda arayacaksınız. Bir insana yapılacak en büyük iyilim bir insana terlemeyi, rahatından olmayı öğretmek gerekiyor.
Hazırdan mirası bir çocuğa bırakmak, o çocuğa iyilik midir sorusunu sormak gerekiyor. Ben miras bırakmayın demiyorum ama bıraktığınız şey çocuk için hazırdan inmiş olarak değerlendirmemek gerekiyor. Çocuğun babam bu ev için on bin gün uykusuz kaldı, annem bu ev için beş bin gün az et yedi ya da ter döktü mücadele etti, sorgusunu yapması gerekiyor.
AÇ GÖZLÜ KAPİTALİSTLER ANITKABİR’İN ÖNÜNE GÖKDELENLER BİLE DİKER
Milletlerde kentler gibi gelişerek devam ederler devam ettikçe gelişirler. Maalesef vahşi kapitalistler fırsat bulduğu her şeyi paraya çevirmek gibi bir duruma geldiler. Her şeyi ticaretin konusu haline getirdiler. Cumhuriyet’in ilk zamanda ki kurulum faaliyetleri aslında koruma altına almaları gerekir. Onları yok edecek politika kültürel soykırımdır. Biz eski Ankara’yı göremiyoruz. Yöneticiler bizden eski Ankara’yı esirgemiş ve bu aç gözlü kapitalistler yakın zamanda Anıtkabir’in etrafına 10, 20 katlı çirkin çirkin gökdelenler dikip, Anıtkabir’i Ankaralılardan esirgerler. Bizim atalarımız Mekke’yi fethettiklerinde postalla değil çıplak ayakla girmişler, Peygamberimizin ayak bastığı yere ayakkabı bile sürmek istememişlerdir. Hatta Osmanlı zamanı Kabe etrafında iki katlı binadan fazla yüksek bina dikilmesine bile izin vermemişlerdir.
İNSANLAR TİCARİ NESNE HALİNE GELDİ
Bugün Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı Eski Meclis’e dikkatlice bakmasak yada Güvenpark’ta bulunan heykellere dikkatlice bakmasak göremeyiz. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi taş binadır ve Cumhuriyet kimliğini yansıtır. Ankara Kalesi’ne kadar, bunları fark edemeyiz ve eski Ankara’dan bahsedemeyiz.
Ben Ankara’da bir tane turist göremiyorum. Bizim kültürümüz tanıtacak ve pazarlayacak mekanizmamız yok. Biz neyi pazarlıyoruz? Arsayı,tarlayı kültürün yerine AVM pazarlıyoruz. Ankara’da insanların kaçabilecekleri tek alan AVM’lere. Postmodern, ruhsuz ve insanın kanını emen sülük gibi yapılardır Ankara’da. İnsanlar alışveriş sendromuna tutulmuş, hiçbir şey almasalar bile oralarda vakit geçirip, ticari bir nesne haline geldiler. Dünyada yaygın olan alış veriş kültürü Ankara’da çok abartıldı. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı bile tarihi eserlere üç beş çömlek diye ibare kullanabiliyor. Belediye başkanlarının ömürleri rantla, parayı nasıl kazanabilirimle geçiyor. Ankara’nın her tarafı istimlak edilmiş ve biçimsiz devasa bloklar yapılmıştır.
DEĞİŞİMİ, DEĞİŞMEYENE GÖRE ÖLÇMEMİZ GEREKİYOR
Çağımızın en önemli hastalıklarını, teknolojik yabancılaşma ve sınırların yıkılması olarak görüyorum. Kadın-erkek, insan-hayvan arasında sınırlar yıkıldı. Maddi ve mana arasında, helal ile haram arasında sınırlar grileşti. İnşalar değişmesi lazım diyorlar ama değişimi yanlış tanımlıyorlar. İnsan aynı şekilde yemek yer, ben Müslüman doğdum ve hala Müslümanım. Bu gibi şeylerde değişimden söz edemeyiz. İnsanın boyunun uzaması, bilmezken bilir, olmazken olur olması değişimdir. İnsan değişir ve bu değişme gelişme olmalıdır. Çürüme olmamalıdır.
ATATÜRK’ÜN HATIRASINA HAKARET EDİYORLAR
Atatürk Orman Çiftliği’nde yapılan binalar Atatürk hatırasına yapılmış bir hakarettir. AOÇ, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında köylüye modern çiftçiliği göstermek için uygulanan bir alandır. Bu alan böyle kalmalıdır. AOÇ, Cumhuriyet’in kutsal değeridir. AOÇ’ya bunu yapmak emanete ihanettir ve kent kültürüne vurulmuş bir darbedir. AOÇ, ebediyen yaşatılması için bize bırakılmıştır ama biz bu hatıraları aç gözlü yöneticiler yüzünden bırakamıyoruz. Aç gözlü yöneticiler, ranta susuyor ve su yerine deniz suyu içiyor. İçtikçe de susamaya devam ediyor.
Eymir Gölü Ankara’nın nefes alacağı noktalardandır. Burayı imara açamazsınız. Dikilen her bina, her gökdelen Ankara’nın nefes alacak alanlarına yapılan bir darbedir. Türkiye İleri Demokrasi adı altında, tek kişilik bir yönetime kayıyor. Ankara bürokrat kenti ve bu tür uygulamalar devam ederse, insanların yaşamak istemeyeceği bir kent olacaktır. İnsanlar bir kent kuracaksa ilk önce alt yapısını yapıyor, çevresini adeta ormana dönüştürüyorlar. Biz ise her bulduğumuz yere bina dikip yaşanamaz hale getiriyoruz.