Onu en bilindik şekilde televizyondan tanıyoruz. O, tiyatro ve sinemada da adından çokça söz ettiriyor. Zengin kız Fakir Oğlan’ın Sarp’ı, Hükümet Kadın’ın İkram’ı. Şu an Ankara Sanat Tiyatrosu (AST ) yönetici kadrosunda yer almakla birlikte, tiyatroda sahnelenen oyunlarda da oynamaya devam ediyor. Hayatının yarısı İstanbul, yarısı Ankara olmuş durumda. Başarılı oyuncu; Ankara’da doğup büyümüş, Ankara’nın İstanbul’a kıymetli hediyelerinden biri yani. Mahir İpek, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda hafta sonları sahneledikleri oyunlarla Ankaralıyı salondaki yerlerini almaya davet ediyor. Bu usta oyuncuyu bir nefes uzakta izleme keyfini kaçırmayın diyerek, röportajımıza geçiyorum.

E.D. : Öncelikle tiyatro hayatınızın Ankara’daki dönemlerinden başlamak istiyoruz? O dönemlerde Ankara’da sanat ne durumdaydı?
M.İ : Ben doğma büyüme Ankaralıyım. Tiyatroyla tanışmam 1988 yılıydı galiba ve her şey çok hızlı gelişti. O zaman SHP’li belediyeler vardı, kültür hizmetleri yaparlardı. İlk defa Altındağ Belediyesinde tiyatroya dair kurslar almaya başladım. Yaklaşık iki yıl orada çalıştım. Ardından, çok iyi bir tiyatro vardı; Anadolu Sanat Merkezi Çocuk Tiyatrosu, orada devam ettim. Bir süre sonra Cezmi Baskın’ın kurmuş olduğu tiyatroya girdim. Gökkuşağı Oyuncularında Cezmi Baskın’la çalışmaya başladım. Oyunlarını Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oynuyordu, böylece Ankara Sanat Tiyatrosu’yla tanışmış oldum. 1991 yılıydı sanırım, AST’la bağlarım iyice birleşti ve kenetlendi. 91’den bu yana zorunlu ayrılıklar hariç bu birliktelik günümüze kadar geldi.
“Ankara, diğer kentlere göre çok daha hayatın farkındalığını yaşayan bir kenttir.”
E.D. : Ankaralı ve tiyatro ilişkisi için ne dersiniz?
M.İ. : Tiyatro ya da Ankara’da yaşam denilince, dünyada da böyle, her zaman yeni bir nesil yetişince, yeni bir yaşam biçimi oluşuyor kentlerde. Genelde insanlar eskiden Ankara şöyleydi, çokça sanatsal faaliyetler vardı diye konuşurlar ya; doğrudur, haklılar tabii fakat ben bu günkü nesilden de bu günkü seyirci kitlesinden de umutsuz değilim açıkçası. Yitip gitmiş, yok olmuş bir seyirci profili çizemem. Umutlu, umut verici yeni bir nesil var. Meraklılar. Sadece seyirci anlamında değil oyuncular anlamında da mesleğe merak var. Tabii bu merak daha ziyade, maalesef popüler kültürün dayatmasıyla tiyatrodan çok televizyon üzerine yoğunlaşıyor. Ankara zaten kendi doğasından kaynaklı hayata duyarlı bir kenttir. Ankara’da metre kareye iki tane eylem düşer. Siz ister istemez gazete bile okumasanız, haber de seyretmeseniz, sokakta yürürken “ya bu insanlar niçin bağırıyor?”, “bu insanlar neyin protestosunu yapıyor?” diye sorsanız, genel anlamda Türkiye’de var olan duruma dair bilgi sahibi olabilirsiniz. Eylemin içinde olmanıza gerek yok, “bunlar ne yapıyor burada?” dediğinizde, o düşünceye katılın katılmayın, bilgi sahibi olursunuz. Ankara bu sebepten diğer kentlere göre çok daha hayatın farkındalığını yaşayan bir kenttir.
E.D. : Seyirci yoğunluğu tatminkar mı bu dönemde?
M.İ : Benim ilk gençlik dönemlerimde ki tiyatral seyirci yoğunluğunun bu günden daha iyi olduğunu söyleyebilirim fakat o dönemlerde ki insanlarda bize 60’lı, 70’li yıllardan bahsederlerdi, bu hep böyledir. Ben baş aşağı bir gidiş olduğunu düşünmüyorum. Seyirci hiçbir zaman yok olmaz; bir yerlerde durur. O seyirciyi hareketlendirmek ve salona getirmektir mesele. Ona bunun bir ihtiyaç olduğunu hatırlatmak, “ben bu oyuna gitmeliyim” dedirtmektir. Bu sorumluluk salt seyircinin değil, aynı zamanda –sanatın her alanı için söyleyebiliriz- o üretimi yapanlarında işidir. 2009 yılında AST’ı devraldığımızda, seyirci yoktu. Gitmişti. Neden gitmiş? Çünkü çok kötü oyunlar yapmışlar. Burada, kalkıpda seyirciyi suçlayamazsınız. Biz devraldık, kıpırdata kıpırdata bugüne geldik. Şimdi salonumuz dolu oynuyoruz. O insanlar aynı insanlar, aynı seyirci ama onlar duruyordu, hareketsizdi. Onları itekleyen bir güç olduk diye düşünüyorum.
E.D. : bizim dönemimizde kültürel desteklerde bulunan belediyeler vardı dediniz. Bugün içinde aynı şeyleri söylemek mümkün mü? Böyle destekler var mı?
M.İ. : Şu anda çok rahat söyleyebilirim, bunu parti parti ayırmanın bir manası yok, bütün belediyeleri düşündüğümüz zaman birkaç belediye dışında, sanata kültüre ciddi anlamda destek veren yok. Eskiden hatırlıyorum Murat Karayalçın döneminde, Ankara’daki özel tiyatrolara, belediyeler aynı devlet yardımı gibi yardım yaparlardı. Bunlar size nefes aldıracak alanlardır. Şu anda öyle bir şey olmadığı gibi sizin varlığınızı devam ettirmenizden rahatsız olunur hale gelinmiş memlekette. Bu destekler aynı zamanda belediyelerin sorumluluk alanlarıdır. Kendi bölgelerindeki kültür sanat faaliyetlerini maksimum derecede yaşatmaya çalışma durumunun sorumluluğu olduğunu, hatta böyle bir bütçeleri olduğunu da düşünüyorum. Ama bunları genelde kullanmıyorlar. Belediyeler şu anda halka hizmet bazında, kurs adı altında, kültür faaliyeti adı altında son derece seviyesiz işler yapıyorlar açıkçası. Bunları yapacaklarına, bizim gibi kurumlara –biz olmamızda şart değil- bu konuda yetkin kurumlarla iş birliği içerisinde olup, onları da bir yandan destekleyerek, diğer tarafta kendilerinin de sosyal faaliyetlerini yürütecek alanlara yönelebilirler. Fakat şu ana kadar ne böyle bir talep gelmiştir ne de arkadaşların ya da o yöneticilerin böyle bir kaygıları olmuştur. Bu sadece Ankara’nın değil, Türkiye’nin meselesidir.
“Ankara’ya gerçek anlamda bir şehir tiyatrosu yakışır.”
E.D. : Yeri gelmişken tam bu noktada şehir tiyatrolarının önemine değinmek gerekiyor galiba.
M.İ. : Türkiye’de birkaç kentte belediye şehir tiyatroları vardır. Statüsü hemen hemen devlet tiyatrolarıyla aynıdır. Eskişehir’de var, Bakırköy Şehir Tiyatrosu var, İstanbul Şehir Tiyatroları var, başka, Kocaeli Şehir Tiyatrosu var. Bir miktar potansiyelini çok ciddi boyutlara getiren Diyarbakır Şehir Tiyatroları var. Bu tiyatroların kuruluş dönemlerine bakıyorsunuz, bir de bu güne bakıyorsunuz; sanayi gelişmiş, belediyelerin gelirleri eskisine oranla on, on beş katı artmış durumda ama şehir tiyatroları açılmıyor. Ankara Büyük Şehir Belediyesi’nin şehir tiyatrosu olduğu söyleniyor, oyunlarına bakıyorum, son derece amatör. Ankara’ya gerçek anlamda bir şehir tiyatrosu yakışır. Aynı İstanbul Şehir Tiyatroları gibi.
E.D. : Ankara’da yetişip “bu işlerin merkezi İstanbul” diyerek giden sanatçılar, Ankara’yı unutmayarak destek olsalar, Ankara’ya daha sıkı tutunsalar farklı olur muydu?
M.İ. : Tabiî ki farklı olurdu. Ama insanları da neden böyle şeyler yapmıyorsunuz diye suçlayamazdınız. Bir hayat mücadelesinin içerisindeler, hele İstanbul gibi bir kentte, kendim yaşadığım için biliyorum, nefes almaya vaktiniz olmuyor. İdareci olarak sorumluluğum var, o sebeple Ankara’ya daha fazla vakit ayırıyorum. Ankara’daki öğrenci mezun olunca neden İstanbul’a gidiyor çünkü burada yaşayabileceği alan yok. Devlet tiyatrosunda sözleşmeli oyuncu mu, figüran mı olsun. Onun dışında alternatifi ne? AST. Ankara Sanat Tiyatrosu özel bir tiyatro olarak konservatuarların tiyatro bölümlerinden mezun olan gençlerden kaç tanesini barındırabilir. Oysaki Ankara’da bir şehir tiyatrosu olanağı olsaydı, sanat göçü olmazdı. Bu çocuklar İstanbul’a daha iyi sanat yapmak için gitmiyorlar, doymak için gidiyorlar; her göçün temelindeki içgüdüler gibi. Tabii orada da müthiş bir yığılma var. Bu sefer hayal kırıklıkları yaşanmaya başlıyor. O dünya yeteneklisi çocuklar maalesef harcanıp gidiyorlar. Şansı yaver gidende oluyor elbette, sayıları az da olsa. İstanbul’da butik tiyatrolar var. Oda gibi yerlerde tiyatro yapıyorlar. Bakıyorum, bizim Ankara’dan beş kişi gitmişler tiyatro kurmuşlar, butik salonlarda oyun oynuyorlar. Canım kardeşim bunu yapacaktın Ankara’da yapsaydın keşke.
E.D. : Peki bunun sebebi nedir?
M.İ. : Algı meselesi. Adam ayakkabı tamircisi de olsa İstanbul’da yapmak istiyor, kuaförde olsa İstanbul’da yapmak istiyor. Yani bir yetinememe meselesi var. Oysa bakıyorsunuz; AST’ın kurucusu Asaf Çiyiltepe İstanbul’dan gelmiş. Müthiş bir ironi. Asaf Çiyiltepe doğruyu burada görmüş. Buradan yayılmanın, buradan büyümenin, buradan sesini duyurmanın daha doğru olacağını düşünmüş. Tası tarağı toplayıp Ankara’ya gelmiş ve burada tiyatro kurmuş. Şimdi herkes İstanbul’a gidiyor. Bana diyeceksiniz ki “sende gittin”. Evet, bende gittim, hayatın bana dayatmaları sonucu oldu, bavulumu toplayıp İstanbul’a gitmedim, “Ey, İstanbul seni yenmeye geldim” demedim. Bana bir iş teklifi geldi kabul ettim, iş iyi gitti ve hayat beni orada oturmaya zorladı. Sonrasında AST’ta bize böyle bir görev düşünce, hiç düşünmeden çıktım geldim. Şimdi de hayatımın yarısı orada yarısı burada geçiyor. Şikayette etmiyorum açıkçası.
E.D. : Öğrencilik yıllarınızdan bu yana Ankara’yı gözlemliyorsunuzdur; son yıllarda kültür sanat alanlarında yozlaştı, geriledi gibi söylemleri nasıl değerlendirirsiniz?
M.İ. : Eğer böyle bir durum varsa bu seyircinin değil sanatı üretenlerin suçudur. Çünkü onların önüne bir emek, bir ürün koymak lazım ki karşılık bekleyesiniz. Ankara gibi kocaman bir kentte, yerleşik, özel tiyatro anlamında profesyonel iki üç isim sayamıyorsanız –devlet kurumlarının dışında- bunda seyircinin suçu yoktur. Bende İstanbul’da yaşayan bir insanım ama bu kente karşı sorumluluğumu ve bağlılığımı hiçbir zaman kaybetmedim.
E.D. : Oyunculuk yolculuğunuzda Anadolu duraklarınız da olmuştur muhakkak. Oradaki hava nasıldır? Anadolu turnelerinden neler söylersiniz bize?
M.İ. : Anadolu turneleri yaptık tabii. Eskisi gibi değil artık. Şimdi Anadolu’da oyun oynayacağınız salonda, o ay içerisinde sizin dışınızda oynayacak İstanbul’dan gelen en az on tiyatro daha vardır. Artık Anadolu ; “Anadolu”luğunu kaybetmiş. İyi bir şey. Tiyatroyla çok fazla haşır neşir durumda. Anadolu’daki bir kente oyuna gittiğiniz zaman, seyirci profiliniz, büyük kentlerdekinden farklı değil. Her kentin kendine göre bir karakteri vardır. Şöyle enteresan durumlar da olmuyor değil; bir yerde aldığınız tepki diğerindekiyle aynı olmayabiliyor. Bir yerde gülünen kısma diğer yerde gülmeyebiliyorlar mesela.
E.D. : Sinema, tiyatro ve televizyon. Hangisinin tatmini daha yüksek sizin için?
M.İ.: Hepsinin çok ayrı hazları var. Bir de ben televizyona burun kıvıran oyunculardan değilim. “N’apalım işte ekmek parası için dizi çekiyoruz” diyenlerden hiç değilim. Sonuçta oyunculuk oyunculuktur. Sinemada da yapsanız, tiyatroda da yapsanız, dizide de yapsanız, nerede yaparsanız yapın, bazı farklılıklarının olması dışında oyunculuk yapıyorsunuzdur. Tabii tiyatro başka türlü bir şey. Seyirci, seyircinin nefesi, canlı, geriye dönüşü olmayan, iki saat içinde olup biten bir durum. Muhakkak bir diziyle, bir sinemayla karşılaştıramazsınız o hazzı. Ama sinemanın da şöyle bir güzelliği var; iyi bir film çektiyseniz elli yıl sonra da yüz yıl sonra da birileri çıkacak o filmi izleyecek. Bu çok özel bir durum. Sinema çok kalıcı.
E.D. : Tiyatro çok doğal, canlı, geri dönüşü olmayan özelliklere sahip, repliğinizi unuttunuz mu hiç?
M.İ. : Ooo. Kaç kere. Herkesin hayatında mesleki kâbusları vardır. Benim en büyük kâbusum zaman zaman görürüm; hiç bilmediğim bir oyunda oynarım. Kan ter içinde uyanırım. Oyun ne hakkında bilmiyorum, repliğimi bilmiyorum, hiç bir şey bilmiyorum ve üçüncü zil çalmış sahneye çıkacağım. Bu kabusu yaşarım. Sahnede de repliğimi unuttuğum çok olmuştur. Unutma anı, kısacık birkaç saniye size on dakika gibi gelir, oysaki seyirci bunu genelde fark etmez, “ben anlamadım” der.
E.D. : Böylesi durumlarda ne yapıyorsunuz?
M.İ. : Öncelikle partneriniz onu anlar. Anladığı anda da ya sizin repliğinizi hatırlatacak cümleler kurar ya da repliğinizdeki sözler çok kayda değer değilse direkt kendi lafıyla devam eder. Eğer bir başınıza ve çaresiz durumdaysanız, başlarsınız saçmalamaya. Çünkü kurtarmak zorundasınız. Yıllar evvel Azizname’ye bir arkadaşım hastalanmıştı onun yerine girmiştim. Üç gün prova yapabildim ve sahnede repliğimi unuttum. Gerçekten o an, on yıl yaşlandığınızı hissediyorsunuz. Unutuyorum, konuşuyorum, devam ediyorum, cümle bittiğinde yine aynı yere, başa dönmüş oluyorum. Of! Hatırladım bak şimdi yine kötü oldum.
“Vardır ya eski Türk filmlerinde; Erol Taş, hayat boyu kadrolu kötüyü oynamıştır. Kadir Savun, hayat boyu hep iyi adamı oynamıştır. Yeşilçam’daki o algının çok da değiştiğini düşünmüyorum.”
E.D. : Sizi komediye çok yakıştırıyorlar. Sizin için böyle bir ayrım var mı?
M.İ. : Böyle bir ayrımım yok. Komediye yakıştırıyorlar ama bundan on sene önce de kimse komediye yakıştırmıyordu. Siz o an ne tür işler yapıyorsanız, oraya doğru yöneliyor algılar. Daha önce hep dramalarda çalışıyordum kimse komedi teklif etmiyordu. “Yok canım Mahir’le ne alakası var komedinin” diyorlardı. Komedi oynamaya başladım, dram meselesi gündeme gelince “Mahir’le dramın ne alakası var” diyorlar. Gerçek anlamda bir oyuncunun her türlü rolü oynayabileceğini algılayabilecek bir yapımcı potansiyeli ve zihniyeti de yok Türkiye’de. Varsa da sayıları çok az. Vardır ya eski Türk filmlerinde; Erol Taş, hayat boyu kadrolu kötüyü oynamıştır. Kadir Savun, hayat boyu hep iyi adamı oynamıştır. Yeşilçam’daki o algının çok da değiştiğini düşünmüyorum.
E.D. : Son zamanlarda tüm yapımlarda şive ön planda. Bu doğallık katıyor mu? Olmalı mı?
M.İ. : Şive dediğimiz şey, eğer oyun belli bir bölgede geçiyorsa kesinlikle olmalıdır. İyi de yapmak gerekiyor o doğallığın içinde. Ama durduk yere, oynadığın herhangi bir karakteri “dur şunu bir de laz oynayayım” diyorsan, bana çok manalı gelmiyor.
E.D. : Her tür şiveyi yapabiliyor musunuz?
M.İ. : Hemen hemen yaparım. Şive kulakla ilgilidir, iyi duyarsanız çok çabuk kaparsınız. Bilmediğim bir şiveyi iki, üç gün içinde konuşur hale gelebilirim. Türkiye’de o kadar çok şive var ki; Karadeniz örneğin, tek bir şivesi yok. Bir kentin içinde bile iki, üç tane şive olabiliyor. Doğu şivesi de ona keza hemen her şehirde ayrıdır, ayrı konuşulur. Tam bir genelleme yapamazsınız bu konuda.
E.D. : Tiyatro sahnelerinde karşılıklı oynamaktan zevk aldığınız isimlerden aklınıza ilk kimler gelir?
M.İ. : Başta şu anki oyuncu kadromuzla oynamaktan çok zevk alıyorum. Yine Halktan Biri’nde beraber oynadığım Mehmet Atay’la oynamak çok keyifli. Eskilerden Altan Erkekli, Ali Erkazan, Cezmi Baskın, Erol Demiröz…Onlarla oynamak gerçekten büyük keyiftir.
E.D. : AST’ın yönetim kadrosunda da olmanızdan dolayı, oyunlar devam edecek tabii ama bunun dışında planlarınız nelerdir?
M.İ. : Bizim AST olarak bundan sonraki hayalimiz, Türkiye sınırlarının dışına çıkmak. Bunlar salt Avrupa’daki vatandaşlarımıza turne anlamında değil, uluslararası festivallere oyun yapmak şeklinde olacak. Yurt dışındaki platformlara AST olarak oyunlar götürmemiz lazım, geç bile kalındı. Mücadelemizi bunun için vereceğiz artık.
E.D. : Son olarak, merak ediyoruz yeni bir şeyler var mı?
M.İ. : Yeni bir şeyler olacak tabii. Tiyatro devam edecek. Açıkçası sinema filmi yapmak istiyorum yaza. Birkaç proje var fakat o projelerden ziyade ben kendi kafamdaki hikâyeyi yazdırıp onun çekilmesini istiyorum. Kendim çekmeyeceğim elbette ama bu hikâyeyi hayata geçirmek istiyorum. Sinema çok keyifli ve hayata kalan bir şey.

Kendisiyle tanıştığımda, ekranda göründüğünden daha genç durduğunu düşündüm. Ciddi ama soğuk değildi. Sohbetimiz süresince kahvesini içti, sorularıma net ve içten yanıtlar verdi. Röportajımızın en keyifli yeri fotoğrafların çekimiydi. Güldürmek ne kadar çok yakışıyorsa, gülmekte o kadar çok yakışıyor. Dram mıydı komedi mi derseniz, cevabım; “hayata kalan” bir Mahir İpek’ti.